Soğuk ve karanlık bir Ankara sabahıydı, toprak geceleyin yağmurla yaşadığı aşkın çocuğunu; kokusunu hala üzerinde taşıyordu.
Dışarı baktığımda camımda bulunan yağmur damlalarını gördüm, sanki gök gece boyunca benim gibi ağlamıştı...
Paketimde kalan son sigarayı bu hüzünlü dakikalara heba edip, derin nefesler çektim; ettiğim uzun küfürlere eşlik etsin diye.
Bu sabah benim için ayrı bir önem taşıyordu, yine tövbeler etmiştim...
Yine vazgeçişlerdeydim yani anlayacağın üstad serden geçmiştim; ser dediğimden geçmiş...
Çok gençtim oysa ki bu duyguları tatmak adına, neydim de bunları yaşabilmiştim. Tanrı bana bu kadar tecrübeyi bu genç yaşımda yükleyerek ne yapmak istiyordu? ey ulu tanrım, sana inandım ve güvendim...vardır elbet bir bildiğin, "eyvallah" demek boynumun borcu.
Neden böyle düşünüyorum ki...
Kötü bir senaryonun, yetenekli oyuncusu olmak istemiyordum artık ben.
isyan mı bu? belki...
yakarış mı? hayır.
yakarmıyorum, yalvarmıyorum hiç kimseye, hiç bir şeye.
kendime güveniyor, sadece bekliyorum.
ya da böyle olduğunu var sayıyorum.
varsayımlar...
"mutlu olacaksın" demişlerdi arkadaşlarım son göz yaşlarımla doldururken boşalan son kadehimi...
"aşk" demişlerdi, en son aşktan, aşık olmaktan vazgeçtiğimde...
kelime anlamını tam olarak karşılamasan ne olurdu be varsayım?
şimdi bu yazının başında ne yazdığımı unuttum, döndüm başa tekrar okudum.
aynı ben...
aldığım kararların hep başını unutup, tekrar okumak için başa döndüğümde yanıyor canım bunu fark ettim...
şimdi susma vakti ey adam, sus ve itaat et.
sana onu bulduran kader, ağlarını örüp nasıl olsa kaybettirecekti.
ha bu gün, ha yarın ne fark eder?
bir kez serden geçti mi yürek, alışır bu davranışa tekrar babam tekrar...
bu son olsun...gerçekten son...
anlaşalım be yüreğim?
14 Ekim 2009 Çarşamba
13 Ekim 2009 Salı
Melek
bana anlattığın bir aşkın vardı, benimde sana anlattığım gibiydi; çok benziyordu iki farklı aşk birbirine.
sende benim gibiydin, çevreyi etkenleri umursamadan sevmiş; fazlaca güvenmiştin; çok benziyordu iki aşık birbirine.
ne olacak? nasıl olacak? sorularından uzaklara atmıştın kendini...ki benden başka bunu yapan birini görmemiştim uzun zamandır çevremde.
nasıl tanıştık anlamadım, kaderin bir tesadüfü olsa gerek ikimizde zor bir dönem geçirirken...
kadere olan inancımı arttırdın be melek!
ilk başlarda senin saklandığın liman olmak harika olmuştu, bana güvenmen. ki aylar olmuştu bir kadının gerçekten güvendiğini görmeyeli.
ihtiyacım olan bir dönemde çıktın karşıma, seninde ihtiyacın vardı ama bunu kullanmak istemediğimden kaçmayı yeğledim senden.
sadece bu hiç tanımadığın şehirde zor durumda kaldığında olaya müdahil olacak kadar mesafede kaldım.
böyle olmalıydı...
yoksa üzülmek içten bile değildi, öyle de oldu.
sonra ortak arkadaşlar girdi devreye, seninle ve benimle konuşabilecek donanımda, kapasitede olanlar.
benim abla/abi bildiklerim, en çok güvendiklerim onlara anlattık neler olduğu, daha çok sen anlattın; bende senin anlattıklarını dinledim 3. şahıslardan...
3. şahıs demişken "beni sevmiyordun bilirdim" demekte kolay olmuyor ya neyse bunlar detay...
bende seviyor muyum? bilmiyorum zaten. tek bildiğim aradığım masumiyeti, iyi kalpli meleği bulduğumdu.
bana benzeyen, aşka inanmış temiz bir kalpti karşımda duran...
ama ben senin için "sıkı arkadaş" ya da "sıkı dost" hatta "kardeş" olmuştum...
o çok sevdiğimiz türk sanat müziği diyor
ya "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni "buna da razı olduk...
şimdi ise bir başka şey duydum ki, kaldıramayacağım; üstünü örtemeyeceğim kadar ağır...ne yapacağım bilmiyorum, sadece
beylik laflar ediyor, yapmış olduğum kumdan kaleye üfleyip duruyorum...
yine kafamda hareket planları çiziyorum uygulanmayacak olan...
yine susamıyorum gevezeliğime vererek...
bildiğim ne ki...
onu bile anlamıyorum...
sadece seni tanıdığıma çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum...
sende benim gibiydin, çevreyi etkenleri umursamadan sevmiş; fazlaca güvenmiştin; çok benziyordu iki aşık birbirine.
ne olacak? nasıl olacak? sorularından uzaklara atmıştın kendini...ki benden başka bunu yapan birini görmemiştim uzun zamandır çevremde.
nasıl tanıştık anlamadım, kaderin bir tesadüfü olsa gerek ikimizde zor bir dönem geçirirken...
kadere olan inancımı arttırdın be melek!
ilk başlarda senin saklandığın liman olmak harika olmuştu, bana güvenmen. ki aylar olmuştu bir kadının gerçekten güvendiğini görmeyeli.
ihtiyacım olan bir dönemde çıktın karşıma, seninde ihtiyacın vardı ama bunu kullanmak istemediğimden kaçmayı yeğledim senden.
sadece bu hiç tanımadığın şehirde zor durumda kaldığında olaya müdahil olacak kadar mesafede kaldım.
böyle olmalıydı...
yoksa üzülmek içten bile değildi, öyle de oldu.
sonra ortak arkadaşlar girdi devreye, seninle ve benimle konuşabilecek donanımda, kapasitede olanlar.
benim abla/abi bildiklerim, en çok güvendiklerim onlara anlattık neler olduğu, daha çok sen anlattın; bende senin anlattıklarını dinledim 3. şahıslardan...
3. şahıs demişken "beni sevmiyordun bilirdim" demekte kolay olmuyor ya neyse bunlar detay...
bende seviyor muyum? bilmiyorum zaten. tek bildiğim aradığım masumiyeti, iyi kalpli meleği bulduğumdu.
bana benzeyen, aşka inanmış temiz bir kalpti karşımda duran...
ama ben senin için "sıkı arkadaş" ya da "sıkı dost" hatta "kardeş" olmuştum...
o çok sevdiğimiz türk sanat müziği diyor
ya "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni "buna da razı olduk...
şimdi ise bir başka şey duydum ki, kaldıramayacağım; üstünü örtemeyeceğim kadar ağır...ne yapacağım bilmiyorum, sadece
beylik laflar ediyor, yapmış olduğum kumdan kaleye üfleyip duruyorum...
yine kafamda hareket planları çiziyorum uygulanmayacak olan...
yine susamıyorum gevezeliğime vererek...
bildiğim ne ki...
onu bile anlamıyorum...
sadece seni tanıdığıma çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum...
28 Eylül 2009 Pazartesi
teşekkür ve özür!
sevgili okuyucularım, sevgili dostlarım ve arkadaşlarım...
açıldığı günden itibaren o değerli ilginizden mahrum etmediğiniz blogumu ihmal ettiğimin farkındayım ve bunun bir süre daha böyle devam edeceğini üzülerek belirtmek isterim.
Nedeni ise kısa ve net : "huzuru aramaya gittim, döneceğim."
aşk acısı denen illetin elinden kurtulmak adına öncelikle kalemimden kurtulmam gerektiğinin farkına vardım.
bilmem kaç gün sonra huzuru bulmuş bir adam olarak yazacağım yazılarla görüşmek dileğiyle.
kendinize iyi bakın.
kucak dolusu sevgiler ve saygılar.
Ali ASLAN
açıldığı günden itibaren o değerli ilginizden mahrum etmediğiniz blogumu ihmal ettiğimin farkındayım ve bunun bir süre daha böyle devam edeceğini üzülerek belirtmek isterim.
Nedeni ise kısa ve net : "huzuru aramaya gittim, döneceğim."
aşk acısı denen illetin elinden kurtulmak adına öncelikle kalemimden kurtulmam gerektiğinin farkına vardım.
bilmem kaç gün sonra huzuru bulmuş bir adam olarak yazacağım yazılarla görüşmek dileğiyle.
kendinize iyi bakın.
kucak dolusu sevgiler ve saygılar.
Ali ASLAN
4 Eylül 2009 Cuma
Bir eylül akşamüstü gözlerim açılmış hayata, bundan tamı tamına 20 yıl önce...
20 yıl önce doğduğum dünya sanki aynı yer değilmiş gibi geliyor bana, yahut ben büyüdüm; farkına varmadan umarsız çocuk çizgimden ayrıldım bilmiyorum.
Dert yok muydu çocukken? Elbette vardı ama en büyük derdim olan misketlerimdi, ya kaybolurlarsa diye.
Şimdi bakıyorum da yuvarlak cam parçalarını koleksiyon olsun diye bile saklamak gelmiyor içimden kaybolanlar yüzünden.
Ağlıyordum çocukken evet ama düştüğümde dizlerim yara olduğunda...
Şimdi bakıyorum da dizlerimde bir yara yok gözlerimde yaş çok.
Üzülüyordum çocukken evet ama civcivlerim, balıklarım öldü diye.
Şimdi tek üzüldüğüm içimde ölen ümitlerim...
Çok şey kazandım bu hayatta, bir çoklarınıda doğuştan elde ettim fakat kaybettiklerimde aşağıda kalır nitelikte değildi.
20 yaşında bir adam ne kazanmıştır ki kaybetsin demeyin.
Aşkı kazandım ben kanın en deli aktığı zamanda, en çoşkulu duygularımla yaşadım...
Ama kaybettim, hemde çok isterken.
Belki biraz yanına yaklaştım, sonra koşarak uzaklaştım...
Bu gün ondan aldığım kutlama günü daha anlamlı kılan olacak ve üflenen bütün mumlarında o kazanılmadan kaybedilen dilenecek...
Her şeye rağmen o iyi ki var(dı)...
20 yıl önce doğduğum dünya sanki aynı yer değilmiş gibi geliyor bana, yahut ben büyüdüm; farkına varmadan umarsız çocuk çizgimden ayrıldım bilmiyorum.
Dert yok muydu çocukken? Elbette vardı ama en büyük derdim olan misketlerimdi, ya kaybolurlarsa diye.
Şimdi bakıyorum da yuvarlak cam parçalarını koleksiyon olsun diye bile saklamak gelmiyor içimden kaybolanlar yüzünden.
Ağlıyordum çocukken evet ama düştüğümde dizlerim yara olduğunda...
Şimdi bakıyorum da dizlerimde bir yara yok gözlerimde yaş çok.
Üzülüyordum çocukken evet ama civcivlerim, balıklarım öldü diye.
Şimdi tek üzüldüğüm içimde ölen ümitlerim...
Çok şey kazandım bu hayatta, bir çoklarınıda doğuştan elde ettim fakat kaybettiklerimde aşağıda kalır nitelikte değildi.
20 yaşında bir adam ne kazanmıştır ki kaybetsin demeyin.
Aşkı kazandım ben kanın en deli aktığı zamanda, en çoşkulu duygularımla yaşadım...
Ama kaybettim, hemde çok isterken.
Belki biraz yanına yaklaştım, sonra koşarak uzaklaştım...
Bu gün ondan aldığım kutlama günü daha anlamlı kılan olacak ve üflenen bütün mumlarında o kazanılmadan kaybedilen dilenecek...
Her şeye rağmen o iyi ki var(dı)...
30 Ağustos 2009 Pazar
Yoksun
artık yoksun.
ne zaman olmuştun ki zaten?
işte yine yeniden yoksun.
artık hayatımda yoksun.
yazılarımda yoksun.
senin için yapacak bir şeyim yok.
senin için atacak bir mesajım yok.
sana yazacak tek satırım yok.
aynı senin yokluğun gibi.
sana olan duygularımı anlatmayacağım.
olur olmaz zamanlarda aklıma geldiğinde duygulanmayacağım.
seni düşünüp salla sümük ağlamayacağım.
senin benim için yapmadıkların gibi.
şimdi sen yoksun ya,
benim evimde hayatımda sana dair hiç bir şey yok.
çilek kokulu mum yok, o şiir yok, aldığın kitap yok.
senin yokluğun gibi.
sen yoksun ya hayatımda eskiden aldığım ama uygulayamadığım bir karar geldi aklıma...
annemden başka "Canan" yok
annemden başka kadına güvenmek yok.
annemden başka bir kadın için ağlamak yok.
annemden başka kadına Ali yok.
hadi güle güle git.
hadi koşar adım git.
hadi...ya bi dakika!
sen zaten hiç gelmemiştin değil mi?
peki o zaman vedaya gerek yok.
bu sana yazdığım son yazıdır.
hatta sana bile sayılmaz.
çirkinleştim mi yoksa?
hiç sanmıyorum.
ne zaman olmuştun ki zaten?
işte yine yeniden yoksun.
artık hayatımda yoksun.
yazılarımda yoksun.
senin için yapacak bir şeyim yok.
senin için atacak bir mesajım yok.
sana yazacak tek satırım yok.
aynı senin yokluğun gibi.
sana olan duygularımı anlatmayacağım.
olur olmaz zamanlarda aklıma geldiğinde duygulanmayacağım.
seni düşünüp salla sümük ağlamayacağım.
senin benim için yapmadıkların gibi.
şimdi sen yoksun ya,
benim evimde hayatımda sana dair hiç bir şey yok.
çilek kokulu mum yok, o şiir yok, aldığın kitap yok.
senin yokluğun gibi.
sen yoksun ya hayatımda eskiden aldığım ama uygulayamadığım bir karar geldi aklıma...
annemden başka "Canan" yok
annemden başka kadına güvenmek yok.
annemden başka bir kadın için ağlamak yok.
annemden başka kadına Ali yok.
hadi güle güle git.
hadi koşar adım git.
hadi...ya bi dakika!
sen zaten hiç gelmemiştin değil mi?
peki o zaman vedaya gerek yok.
bu sana yazdığım son yazıdır.
hatta sana bile sayılmaz.
çirkinleştim mi yoksa?
hiç sanmıyorum.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Sensizlik Üzerine Denemeler

Sigaramın dumanıyla dağılırken hayallerim sonsuz boşluğa, elimden düşen kadeh misali kırılıyordu kalbim...
Ben çok seviyordum onu, söylüyordum ama anlatamıyordum belki de.
Onun yanına gidiyordum kilometreleri aşarak, o olmuyordu orada bir mülayime takılarak.
Çok kızmak istiyordum ona hatta zaman zaman nefret etmek ama yapamıyordum elimde bir yaprak kağıt içerisinde Oktay Rifat nağmeleri...
Sonra içimin karanlığını aydınlatsın diye bir mum yakıyordum...yakmamla birlikte hayallerimin ucu yanıyordu, ne yazıktır güzel kokmuyordu...
Seninle dinlerim diye alıp odama koyduğum gromofon çalarken fonda eski zaman aşklarından, yeni günlerin acılarından çentik atıyordum kalbimin duvarına...
Sonra yavaşca doğrulup yerimden duşa yöneliyordum, temizleniyordu bedenim "pak" oluyordum, ruhumun matlığı geçmiyordu.
Arkadaşlar dile getiriyor "her gün otuz defa aynı şeyleri yapmanın normal olmadığını söylüyor ve ekliyor; insanlardan uzaklaştın, ne bu halin?"*
Evet haklılar günlerdir aynı şarkıları dinliyor, aynı işlerle uğraşıyorum. Yeni alışkınlar edindim, monoton hayata aşk acımı ekledim, çilemi dolduruyorum...
Aramak geliyor bazen içimden direkt arayamıyorum "özel numara" kalkanının arkasına sığınıyorum meşgule veriliyorum ve bununla mutlu oluyorum "hayatta" diyorum benim için olmasa bile nefes alıyor ya benimle aynı şehirde ya yeter be!
Ve en sonunda şairlerle kavga ediyorum Orhan Veli diyor "Serde erkeklik var ağlayamam" has siktir be Orhan abi nasıl ağlanmaz...Attila İlhan diyor "Beni sevmiyordun bilirdim" neden be abi neden sevmiyor ha?
Ben diyorum ki daha doğrusu Arif Nihat diyor ben alıntı yapıyorum şuan:
"Koku, tad, sıcak... sende her aradığım vardı:
Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.
peki ya söyle bana kızıl(!) bende aradığın ne yoktu?
25 Ağustos 2009 Salı
Senden Öğrendim*
Küçük bir çocuktum, bir oyuncağı çok istemiştim.
Annem pahalı bulmuştu o kaydıraktan dönerek aşağı inen penguenleri, babam anneme uymuştu karar konusunda.
Oysa ben istiyordum o oyuncağı, o evin en kıymetlisi bendim değil mi?
Evet öyleydi, önce ağladım...almadılar!
Baktım sadece ağladığında bir şey değişmiyor.
Doğru insana ağlamaya karar verdim ve büyükbabamın yanına gittim.
ilk torundum, erkek torundum...kıymetliydim ne de olsa...
Bir saat içerisinde o oyuncak benimdi...
Hayatım bu sınırlarda ilerledi, bir şeyi istiyorsam ağlamayacaktım ama illa ağlamam gerekiyorsa doğru kişiye doğru zamanda ağlayacaktım...Sırf bu taktik yüzünden mücadele etmeyi öğrenemedim, seni tanıyana dek.
Benim o çok istediğim oyuncak(!) sendin ve bunu ne annem pahalı buluyordu ne de babam gereksiz ama alamıyordum kime ağlasamda sonuç değişmiyordu.
Baktım ki bu böyle yürümeyecek, bir şeyler yapmak gerek.
İşte o zaman mücadele etmeyi senden öğrendim.
Don Kişot çocukluğumdan bu güne en sevdiğim kahramandı ama onu eleştirdiğim bir nokta vardı aklım ermeye başladığından beri...Nasıl olurda insan böylesine bir aşkı hiç yakın olmadığı birine karşı besler diye...Hep kızdım, küçümsedim o çok sevdiğim kahramanın bu özelliğini.
Sende benim için Dulcinea' ydın ve evet bende sana yakın olamamıştım fakat bir don kişot yaratmıştım kendimden uzak ufukların aşkını taşıyan bedenimde...
İşte o zaman uzaktan sevmeyi senden öğrendim.
Futbol en sevdiğim spor oldu.
Mahalle maçları çocukluğumun en heyecanlı aktivitesi.
Dizlerim yara olurdu "top peşinde koştuğum" günlerde ben ona tutkuyla bağlanırdım ve bunu sadece futbol için yaparım diye düşünürdüm. Yara ve keyifi bir arada almak...
Sonra seni tanıdım, yüreğim yara olurdu "seni düşündüğüm" günlerde ben sana tutkuyla bağlanırdım...
İşte o zaman seninle yara ve keyidi aynı anda alabileceğimi öğrendim.
Ben hiç tamamlanmış bir puzzle sahibi olamamıştım. Nedeni parçaları birleştirmeden sıkılıp vazgeçmem oldu.
Sonra seni tanıdım, benim için asla tamamlanmayacak bir puzzle gibi duruyordun...
İşte ben o anlarda vazgeçmemeyi öğrendim.
Hep kalabalık ortamlarda bulundum oldum olası ilgilenmeyi ve benimle ilgilenilmesini sevdim...
Sonra seni tanıdım, bununla birlikte kalabalıkların yalnızlığını; gürültülerin sessizliğini fark ettim.
İşte o zaman yalnız kalmayı öğrendim.
Acılarını sürekli anlatanlara her zaman sinir oldum. İnsanın kendine ait olanları neden anlatma gereği duyduğunu hiç anlayamadım...
Sonra seni tanıdım, sana uzak olmanın acısını tattım.
İşte o zaman paylaşmayı öğrendim.
Şimdi senden öğrendiklerim eskiden bildiklerimi geçti...Halimden şikayetçi değilim, iyi ki tanımışım seni.
Annem pahalı bulmuştu o kaydıraktan dönerek aşağı inen penguenleri, babam anneme uymuştu karar konusunda.
Oysa ben istiyordum o oyuncağı, o evin en kıymetlisi bendim değil mi?
Evet öyleydi, önce ağladım...almadılar!
Baktım sadece ağladığında bir şey değişmiyor.
Doğru insana ağlamaya karar verdim ve büyükbabamın yanına gittim.
ilk torundum, erkek torundum...kıymetliydim ne de olsa...
Bir saat içerisinde o oyuncak benimdi...
Hayatım bu sınırlarda ilerledi, bir şeyi istiyorsam ağlamayacaktım ama illa ağlamam gerekiyorsa doğru kişiye doğru zamanda ağlayacaktım...Sırf bu taktik yüzünden mücadele etmeyi öğrenemedim, seni tanıyana dek.
Benim o çok istediğim oyuncak(!) sendin ve bunu ne annem pahalı buluyordu ne de babam gereksiz ama alamıyordum kime ağlasamda sonuç değişmiyordu.
Baktım ki bu böyle yürümeyecek, bir şeyler yapmak gerek.
İşte o zaman mücadele etmeyi senden öğrendim.
Don Kişot çocukluğumdan bu güne en sevdiğim kahramandı ama onu eleştirdiğim bir nokta vardı aklım ermeye başladığından beri...Nasıl olurda insan böylesine bir aşkı hiç yakın olmadığı birine karşı besler diye...Hep kızdım, küçümsedim o çok sevdiğim kahramanın bu özelliğini.
Sende benim için Dulcinea' ydın ve evet bende sana yakın olamamıştım fakat bir don kişot yaratmıştım kendimden uzak ufukların aşkını taşıyan bedenimde...
İşte o zaman uzaktan sevmeyi senden öğrendim.
Futbol en sevdiğim spor oldu.
Mahalle maçları çocukluğumun en heyecanlı aktivitesi.
Dizlerim yara olurdu "top peşinde koştuğum" günlerde ben ona tutkuyla bağlanırdım ve bunu sadece futbol için yaparım diye düşünürdüm. Yara ve keyifi bir arada almak...
Sonra seni tanıdım, yüreğim yara olurdu "seni düşündüğüm" günlerde ben sana tutkuyla bağlanırdım...
İşte o zaman seninle yara ve keyidi aynı anda alabileceğimi öğrendim.
Ben hiç tamamlanmış bir puzzle sahibi olamamıştım. Nedeni parçaları birleştirmeden sıkılıp vazgeçmem oldu.
Sonra seni tanıdım, benim için asla tamamlanmayacak bir puzzle gibi duruyordun...
İşte ben o anlarda vazgeçmemeyi öğrendim.
Hep kalabalık ortamlarda bulundum oldum olası ilgilenmeyi ve benimle ilgilenilmesini sevdim...
Sonra seni tanıdım, bununla birlikte kalabalıkların yalnızlığını; gürültülerin sessizliğini fark ettim.
İşte o zaman yalnız kalmayı öğrendim.
Acılarını sürekli anlatanlara her zaman sinir oldum. İnsanın kendine ait olanları neden anlatma gereği duyduğunu hiç anlayamadım...
Sonra seni tanıdım, sana uzak olmanın acısını tattım.
İşte o zaman paylaşmayı öğrendim.
Şimdi senden öğrendiklerim eskiden bildiklerimi geçti...Halimden şikayetçi değilim, iyi ki tanımışım seni.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)