14 Ekim 2009 Çarşamba

Serden Geçmişim Bir Soğuk Ankara Sabahında...

Soğuk ve karanlık bir Ankara sabahıydı, toprak geceleyin yağmurla yaşadığı aşkın çocuğunu; kokusunu hala üzerinde taşıyordu.
Dışarı baktığımda camımda bulunan yağmur damlalarını gördüm, sanki gök gece boyunca benim gibi ağlamıştı...
Paketimde kalan son sigarayı bu hüzünlü dakikalara heba edip, derin nefesler çektim; ettiğim uzun küfürlere eşlik etsin diye.
Bu sabah benim için ayrı bir önem taşıyordu, yine tövbeler etmiştim...
Yine vazgeçişlerdeydim yani anlayacağın üstad serden geçmiştim; ser dediğimden geçmiş...
Çok gençtim oysa ki bu duyguları tatmak adına, neydim de bunları yaşabilmiştim. Tanrı bana bu kadar tecrübeyi bu genç yaşımda yükleyerek ne yapmak istiyordu? ey ulu tanrım, sana inandım ve güvendim...vardır elbet bir bildiğin, "eyvallah" demek boynumun borcu.
Neden böyle düşünüyorum ki...
Kötü bir senaryonun, yetenekli oyuncusu olmak istemiyordum artık ben.
isyan mı bu? belki...
yakarış mı? hayır.
yakarmıyorum, yalvarmıyorum hiç kimseye, hiç bir şeye.
kendime güveniyor, sadece bekliyorum.
ya da böyle olduğunu var sayıyorum.
varsayımlar...
"mutlu olacaksın" demişlerdi arkadaşlarım son göz yaşlarımla doldururken boşalan son kadehimi...
"aşk" demişlerdi, en son aşktan, aşık olmaktan vazgeçtiğimde...
kelime anlamını tam olarak karşılamasan ne olurdu be varsayım?
şimdi bu yazının başında ne yazdığımı unuttum, döndüm başa tekrar okudum.
aynı ben...
aldığım kararların hep başını unutup, tekrar okumak için başa döndüğümde yanıyor canım bunu fark ettim...
şimdi susma vakti ey adam, sus ve itaat et.
sana onu bulduran kader, ağlarını örüp nasıl olsa kaybettirecekti.
ha bu gün, ha yarın ne fark eder?
bir kez serden geçti mi yürek, alışır bu davranışa tekrar babam tekrar...
bu son olsun...gerçekten son...
anlaşalım be yüreğim?

13 Ekim 2009 Salı

Melek

bana anlattığın bir aşkın vardı, benimde sana anlattığım gibiydi; çok benziyordu iki farklı aşk birbirine.
sende benim gibiydin, çevreyi etkenleri umursamadan sevmiş; fazlaca güvenmiştin; çok benziyordu iki aşık birbirine.
ne olacak? nasıl olacak? sorularından uzaklara atmıştın kendini...ki benden başka bunu yapan birini görmemiştim uzun zamandır çevremde.
nasıl tanıştık anlamadım, kaderin bir tesadüfü olsa gerek ikimizde zor bir dönem geçirirken...
kadere olan inancımı arttırdın be melek!

ilk başlarda senin saklandığın liman olmak harika olmuştu, bana güvenmen. ki aylar olmuştu bir kadının gerçekten güvendiğini görmeyeli.
ihtiyacım olan bir dönemde çıktın karşıma, seninde ihtiyacın vardı ama bunu kullanmak istemediğimden kaçmayı yeğledim senden.
sadece bu hiç tanımadığın şehirde zor durumda kaldığında olaya müdahil olacak kadar mesafede kaldım.
böyle olmalıydı...
yoksa üzülmek içten bile değildi, öyle de oldu.

sonra ortak arkadaşlar girdi devreye, seninle ve benimle konuşabilecek donanımda, kapasitede olanlar.
benim abla/abi bildiklerim, en çok güvendiklerim onlara anlattık neler olduğu, daha çok sen anlattın; bende senin anlattıklarını dinledim 3. şahıslardan...
3. şahıs demişken "beni sevmiyordun bilirdim" demekte kolay olmuyor ya neyse bunlar detay...

bende seviyor muyum? bilmiyorum zaten. tek bildiğim aradığım masumiyeti, iyi kalpli meleği bulduğumdu.
bana benzeyen, aşka inanmış temiz bir kalpti karşımda duran...
ama ben senin için "sıkı arkadaş" ya da "sıkı dost" hatta "kardeş" olmuştum...
o çok sevdiğimiz türk sanat müziği diyor
ya "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni "buna da razı olduk...

şimdi ise bir başka şey duydum ki, kaldıramayacağım; üstünü örtemeyeceğim kadar ağır...ne yapacağım bilmiyorum, sadece
beylik laflar ediyor, yapmış olduğum kumdan kaleye üfleyip duruyorum...

yine kafamda hareket planları çiziyorum uygulanmayacak olan...
yine susamıyorum gevezeliğime vererek...
bildiğim ne ki...
onu bile anlamıyorum...
sadece seni tanıdığıma çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum...

28 Eylül 2009 Pazartesi

teşekkür ve özür!

sevgili okuyucularım, sevgili dostlarım ve arkadaşlarım...
açıldığı günden itibaren o değerli ilginizden mahrum etmediğiniz blogumu ihmal ettiğimin farkındayım ve bunun bir süre daha böyle devam edeceğini üzülerek belirtmek isterim.
Nedeni ise kısa ve net : "huzuru aramaya gittim, döneceğim."
aşk acısı denen illetin elinden kurtulmak adına öncelikle kalemimden kurtulmam gerektiğinin farkına vardım.
bilmem kaç gün sonra huzuru bulmuş bir adam olarak yazacağım yazılarla görüşmek dileğiyle.
kendinize iyi bakın.
kucak dolusu sevgiler ve saygılar.
Ali ASLAN

4 Eylül 2009 Cuma

Bir eylül akşamüstü gözlerim açılmış hayata, bundan tamı tamına 20 yıl önce...
20 yıl önce doğduğum dünya sanki aynı yer değilmiş gibi geliyor bana, yahut ben büyüdüm; farkına varmadan umarsız çocuk çizgimden ayrıldım bilmiyorum.

Dert yok muydu çocukken? Elbette vardı ama en büyük derdim olan misketlerimdi, ya kaybolurlarsa diye.
Şimdi bakıyorum da yuvarlak cam parçalarını koleksiyon olsun diye bile saklamak gelmiyor içimden kaybolanlar yüzünden.

Ağlıyordum çocukken evet ama düştüğümde dizlerim yara olduğunda...
Şimdi bakıyorum da dizlerimde bir yara yok gözlerimde yaş çok.

Üzülüyordum çocukken evet ama civcivlerim, balıklarım öldü diye.
Şimdi tek üzüldüğüm içimde ölen ümitlerim...

Çok şey kazandım bu hayatta, bir çoklarınıda doğuştan elde ettim fakat kaybettiklerimde aşağıda kalır nitelikte değildi.

20 yaşında bir adam ne kazanmıştır ki kaybetsin demeyin.
Aşkı kazandım ben kanın en deli aktığı zamanda, en çoşkulu duygularımla yaşadım...
Ama kaybettim, hemde çok isterken.
Belki biraz yanına yaklaştım, sonra koşarak uzaklaştım...

Bu gün ondan aldığım kutlama günü daha anlamlı kılan olacak ve üflenen bütün mumlarında o kazanılmadan kaybedilen dilenecek...
Her şeye rağmen o iyi ki var(dı)...

30 Ağustos 2009 Pazar

Yoksun

artık yoksun.
ne zaman olmuştun ki zaten?
işte yine yeniden yoksun.
artık hayatımda yoksun.
yazılarımda yoksun.
senin için yapacak bir şeyim yok.
senin için atacak bir mesajım yok.
sana yazacak tek satırım yok.
aynı senin yokluğun gibi.

sana olan duygularımı anlatmayacağım.
olur olmaz zamanlarda aklıma geldiğinde duygulanmayacağım.
seni düşünüp salla sümük ağlamayacağım.
senin benim için yapmadıkların gibi.

şimdi sen yoksun ya,
benim evimde hayatımda sana dair hiç bir şey yok.
çilek kokulu mum yok, o şiir yok, aldığın kitap yok.
senin yokluğun gibi.

sen yoksun ya hayatımda eskiden aldığım ama uygulayamadığım bir karar geldi aklıma...
annemden başka "Canan" yok
annemden başka kadına güvenmek yok.
annemden başka bir kadın için ağlamak yok.
annemden başka kadına Ali yok.

hadi güle güle git.
hadi koşar adım git.
hadi...ya bi dakika!
sen zaten hiç gelmemiştin değil mi?
peki o zaman vedaya gerek yok.

bu sana yazdığım son yazıdır.
hatta sana bile sayılmaz.
çirkinleştim mi yoksa?
hiç sanmıyorum.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Sensizlik Üzerine Denemeler


Sigaramın dumanıyla dağılırken hayallerim sonsuz boşluğa, elimden düşen kadeh misali kırılıyordu kalbim...
Ben çok seviyordum onu, söylüyordum ama anlatamıyordum belki de.
Onun yanına gidiyordum kilometreleri aşarak, o olmuyordu orada bir mülayime takılarak.
Çok kızmak istiyordum ona hatta zaman zaman nefret etmek ama yapamıyordum elimde bir yaprak kağıt içerisinde Oktay Rifat nağmeleri...
Sonra içimin karanlığını aydınlatsın diye bir mum yakıyordum...yakmamla birlikte hayallerimin ucu yanıyordu, ne yazıktır güzel kokmuyordu...
Seninle dinlerim diye alıp odama koyduğum gromofon çalarken fonda eski zaman aşklarından, yeni günlerin acılarından çentik atıyordum kalbimin duvarına...
Sonra yavaşca doğrulup yerimden duşa yöneliyordum, temizleniyordu bedenim "pak" oluyordum, ruhumun matlığı geçmiyordu.
Arkadaşlar dile getiriyor "her gün otuz defa aynı şeyleri yapmanın normal olmadığını söylüyor ve ekliyor; insanlardan uzaklaştın, ne bu halin?"*
Evet haklılar günlerdir aynı şarkıları dinliyor, aynı işlerle uğraşıyorum. Yeni alışkınlar edindim, monoton hayata aşk acımı ekledim, çilemi dolduruyorum...
Aramak geliyor bazen içimden direkt arayamıyorum "özel numara" kalkanının arkasına sığınıyorum meşgule veriliyorum ve bununla mutlu oluyorum "hayatta" diyorum benim için olmasa bile nefes alıyor ya benimle aynı şehirde ya yeter be!
Ve en sonunda şairlerle kavga ediyorum Orhan Veli diyor "Serde erkeklik var ağlayamam" has siktir be Orhan abi nasıl ağlanmaz...Attila İlhan diyor "Beni sevmiyordun bilirdim" neden be abi neden sevmiyor ha?
Ben diyorum ki daha doğrusu Arif Nihat diyor ben alıntı yapıyorum şuan:
"Koku, tad, sıcak... sende her aradığım vardı:
Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.
peki ya söyle bana kızıl(!) bende aradığın ne yoktu?

25 Ağustos 2009 Salı

Senden Öğrendim*

Küçük bir çocuktum, bir oyuncağı çok istemiştim.
Annem pahalı bulmuştu o kaydıraktan dönerek aşağı inen penguenleri, babam anneme uymuştu karar konusunda.
Oysa ben istiyordum o oyuncağı, o evin en kıymetlisi bendim değil mi?
Evet öyleydi, önce ağladım...almadılar!
Baktım sadece ağladığında bir şey değişmiyor.
Doğru insana ağlamaya karar verdim ve büyükbabamın yanına gittim.
ilk torundum, erkek torundum...kıymetliydim ne de olsa...
Bir saat içerisinde o oyuncak benimdi...
Hayatım bu sınırlarda ilerledi, bir şeyi istiyorsam ağlamayacaktım ama illa ağlamam gerekiyorsa doğru kişiye doğru zamanda ağlayacaktım...Sırf bu taktik yüzünden mücadele etmeyi öğrenemedim, seni tanıyana dek.
Benim o çok istediğim oyuncak(!) sendin ve bunu ne annem pahalı buluyordu ne de babam gereksiz ama alamıyordum kime ağlasamda sonuç değişmiyordu.
Baktım ki bu böyle yürümeyecek, bir şeyler yapmak gerek.
İşte o zaman mücadele etmeyi senden öğrendim.

Don Kişot çocukluğumdan bu güne en sevdiğim kahramandı ama onu eleştirdiğim bir nokta vardı aklım ermeye başladığından beri...Nasıl olurda insan böylesine bir aşkı hiç yakın olmadığı birine karşı besler diye...Hep kızdım, küçümsedim o çok sevdiğim kahramanın bu özelliğini.
Sende benim için Dulcinea' ydın ve evet bende sana yakın olamamıştım fakat bir don kişot yaratmıştım kendimden uzak ufukların aşkını taşıyan bedenimde...
İşte o zaman uzaktan sevmeyi senden öğrendim.

Futbol en sevdiğim spor oldu.
Mahalle maçları çocukluğumun en heyecanlı aktivitesi.
Dizlerim yara olurdu "top peşinde koştuğum" günlerde ben ona tutkuyla bağlanırdım ve bunu sadece futbol için yaparım diye düşünürdüm. Yara ve keyifi bir arada almak...
Sonra seni tanıdım, yüreğim yara olurdu "seni düşündüğüm" günlerde ben sana tutkuyla bağlanırdım...
İşte o zaman seninle yara ve keyidi aynı anda alabileceğimi öğrendim.

Ben hiç tamamlanmış bir puzzle sahibi olamamıştım. Nedeni parçaları birleştirmeden sıkılıp vazgeçmem oldu.
Sonra seni tanıdım, benim için asla tamamlanmayacak bir puzzle gibi duruyordun...
İşte ben o anlarda vazgeçmemeyi öğrendim.

Hep kalabalık ortamlarda bulundum oldum olası ilgilenmeyi ve benimle ilgilenilmesini sevdim...
Sonra seni tanıdım, bununla birlikte kalabalıkların yalnızlığını; gürültülerin sessizliğini fark ettim.
İşte o zaman yalnız kalmayı öğrendim.

Acılarını sürekli anlatanlara her zaman sinir oldum. İnsanın kendine ait olanları neden anlatma gereği duyduğunu hiç anlayamadım...
Sonra seni tanıdım, sana uzak olmanın acısını tattım.
İşte o zaman paylaşmayı öğrendim.

Şimdi senden öğrendiklerim eskiden bildiklerimi geçti...Halimden şikayetçi değilim, iyi ki tanımışım seni.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

çilek kokulu mum



"iki hafta sonra" demiştin bana "iki hafta sonra unutacaksın!" ne kadar emin söylemiştin bunu...
gözlerimin içinde yaşlar vardı benim, bu yaşların tek sebebi sana bakıyor olmamdı oysa ki...
sana bakarken içimde gerçekleşenler ancak bu şekilde dışarı çıkabiliyordu, göz yaşlarımla.
oysa sen bana "bu duygular geçecek Ali, bunlar kalıcı değil ve emin ol kolay olacak bunlar." diyordun.
ne kadar emindin değil mi?
evet emindin, çünkü hayatına giren erkekler hep aldatmış seni. hep yalanlar söyleyip göz yaşlarına emanet etmişler benim o bakmalara kıyamadığım gözlerini...hep vedalaşırken tutmuşlar benim o tutarken kalbimi zapt edemediğim ellerini...
ve sen beni onlarla bir tuttun...onlar gibi sandın.
değildim ben...
ne eski sevgilin, ne de baban...
ama anlatamadım bunu sana, birine güvenmekten korkan yüreğini ikna edemedim.
şimdi sırf bu sorunlardan ötürü benden uzaktasın, belki bir başkasına güvendin, belki şuan aklına bile gelmiyorum; belki belki belki...

ben mi ne yapıyorum?
seni görebilirim umuduyla gidebileceğin yerlere gidiyorum, dışarı çıktığımda sana benzeyen birini gördüğümde heyecandan yerimde duramıyorum, senin içinde bulunduğun ve ya gittiğini tahmin ettiğim bir yere gittiğimde adın aklıma düşüyor ya da evde oturuyorum şarkılarda, şiirlerde, romanlarda seni arıyorum...
senin bana aldığın mumu yakıp, o mumla birlikte eriyorum...
o mum senden bana kalan somut anılardan bir tanesi.
biliyor musun aşkla eriyen bir adam "çilek" kokmuyor, senin mumun gibi...

şuan ne desen susarım onu da bilmiyorum, sadece ve sadece delirircesine ağlıyorum; seni hala çok seviyorum.

23 Ağustos 2009 Pazar

yorumsuz

aylardan ağustos, günlerden pazartesiydi...
umut dolu bir yolculuk başlamıştı umutsuzlukların başkentinden.
gülümseyerek uyanılmış, koşar adım yola düşülmüştü.
ilk defa girilen gar heyecanla etüt edilmiş,
ilk defa binilen trenin koltuklarına yerleşilmişti.
90 dakika... futbol maçı değil bahsettiğim,
hoş ne zaman galatasaray maçı izlesem heyecanlanırım fakat bu öyle böyle bir heyecan değildi.
yolculuğun heyecanı, yerinde duramayış...
nihayetinde sonlandı.
geldim...
ilk defa girilen bu şehir, belki içinde o yaşıyor diye çok başka bir şehire dönmüştü.
roma! evet evet o hayallerimin şehrine dönmüştü.
hemen büyük icad telefona sarılıp ezberden bir numara çevrildi.
telefonu açan ses...
o sesten duyulacak bir kelime...
off...
yıktı geçti...
detayını anlatmaya gerek yok.
yaptığım emri vaki(!) onu kızan ve üzen oldu
ki ben bunu nasıl yaptım anlayamadım gitti vel hasıl-ı kelam.
benim için roma olan şehir, benim gelmemle bir depreme teslim etmişti kendini, bütün enkazınıda
üzerime devirmişti.
duramadım daha fazla orada.
bir otobüs, sıcak bir havada gerçekleşen buz gibi bir
yolculuk.
hemen döndüm umutsuzlukların başkentine.
uzandım yatağıma...
ve ağladım hala ağlıyorum.
göz yaşlarım kurudu içimin yangını dinmedi.
dinmeyecekte.
ben onu ne üzecek ne de kıracak bir şey yapmadım.
yapmadım ulan!
yapamam zaten...
ama o rüyalarımda bile bana mutluluk getirmedi.
dün gece rüyamda bir erkekle gördüm onu.
ve bunu ne mehtap söyledi ne de deniz.
sanırım o bana doğru bir şey söyledi,
sanırım o hep en doğrusunu söyledi.
benimse kulağımda bir melodi...
"cahildim dünyanın rengine kandım,
hayale aldandım boşuna yandım."
eski zamanlardan, yeni acılardan...

21 Ağustos 2009 Cuma

hayal


bu aralar en çok yazdığım konu başlığı hayat oldu.
nedeni gayet basit aslında:
sürekli kavga içerisindeyim hayatla!
alıp veremediğim o kadar çok şey var ki ona karşı hırs doluyum.
bir de beni sürekli yenmesine katlanamıyorum.
benden güçlü olduğunu biliyorum ama her seferinde nasıl kolayca yeniyor anlamıyorum. sonra bu durumu çevremde bulunan insanlarla paylaşıyorum.

bana hayatın herkese acımasız davrandığını,
bunun bana özgü olmadığını anlatmaya çalışanlar
sadece teselli vermeye çalışan iyi arkadaşlar.
ama ben gerçeği biliyorum(!).
gerçek şu: hayat beni tüm acımasızlığı ile yargıladı
ve iyi halimi göz önünde bulundurmadı.

öncesinde hayallerim vardı benim,
hayatın bana yardım edeceğine inancım.
"the secret" kitabında bahsi geçen "çekim yasası",
"pozitif elektrik" hepsini denedim.
sırf uçsuz bucaksız hayallerimden,
birer lokmacık gerçek olsun diye.
martin luther king' den ne eksiğim vardı,
hatta fazlam vardı ben "i have many dreams" diyordum.

ama şimdi
"şarkılara sığmayan hayallerimden geriye kalan, nakarata gelmeden hayal kırıklığına uğramak oldu."
şimdi her şeyi bir kenara bırakıp, koşarak uzaklaşmak kaldı.
ve şimdi ona dair hayallerden kurtulmanın vakti geldi.
"onun çiçek yetiştirdiği bir serası vardı, benim sahafım..."

15 Ağustos 2009 Cumartesi

hayat

bazen o kadar zor akıp gidiyor ki hayat.
bir kaç sözcük arasını sıkışıp kalıyor.
ya "merhaba" ya da "elveda"
ilişkilerin bu ikisi üzerine temellendirilmiş!
daha fazlasıyla aşık olmak,
aşka dair mısralar dile getirmek
"yassak hemşerim!"

aynı kitabı okuyorsun,
sanki yeni kitaplar yazılmıyor gibi, sanki bütün eski kitapları okumuşun
gibi sadece bildiğin, aşina olduğun tat başka bir şey değil aradığın.

sırf bu yüzden aynı şarkıları dinliyorsun,
bildiğin bir ses, bildiğin bir melodi ve duymak istediğin kişiden.
gün içerisinde onlarca kez dinliyorsun aynı şarkıyı...

ve tabi ki dur durak bilmeden aynı kadına aşık oluyorsun.
ondan gelen acılara aşinasın, onun için aşk nedir biliyorsundur da ondan
hem zaten modern zamanın aşklarına geri kafalı kalıyorsun,
o sevilmemişki bu zamana kadar. hoş onun başına gelenleri yaşasan sende
bir daha ne güvenirsin ne seversin...

sonra insani ilişkileri ne kadar ılımlı yaşarsan o kadar geri kalıyorsun.
alışmış modern insan sert olmaya, ılımlı olmakta neymiş bre densiz!

yardım etmeye çalıştığında yardım edilecek konuma düşüyorsun,
düşene bir tekme vur, sana mı kaldı elinden tutmak!

bir de insanlar artık anlatmıyor, dostundan, kardeşindense kendine saklıyor
duyduklarını, yaşadıklarını
ve o anlatmaya sen dinlemeye çalıştığında anlatacaklarını unutuyorsun

sen de buna HAYAT diyorsun.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

yalnız adam

Ay yolcu edilmiş, yeni doğan güneşe merhaba denilmişti o saatlerde.
son sigara henüz söndürülmemiş, son yudum kahve henüz ıslatmamıştı dudakları
ve de son düşünce henüz
terk etmemişti zihni...

Tam bu esnada birden duraksadı genç adam.
Etrafını saran düşüncelerden bir an için sıyrıldı.
Uzandı, çercevesi ahşap olduğu için her zaman rüzgar üfleyen penceresine;
hafiften araladı...

Sabahın taze ve ferah rüzgarı dolarken odaya
parmaklarıyla bastırdı izmariti emektar tablaya.

Ayağa kalktı yalnızlığa(!) daha doğrusu yalnızlığına mahkum ettiği yatağına ağır aksak adımlarla yanaştı.
Yatağına girdiğinde çarşafın soğukluğuyla irkildiğini düşündü ama yanılıyordu...İrkildiği
soğukluk çarşafın soğukluğu değil yalnızlığın soğukluğuydu.
Başını... düşünmekten külçe gibi ağırlarmış başını sadece kendi kokusu sinen yatağa devirdi.
Bakışları tavanda sabit, mırıldandığı modası geçmiş bir şarkı...gözlerinde uykusuzluğun ve yaşların yorgunluğu...

Oysa ne hayalleri vardı bu yatak, bu ev için...
o gelecekti, saracaktı onu, birlikte uyuyacaklardı bu yatakta...sabah onunla uyanacaktı, "gün neşeyle uzun" olacaktı "o" yatağında kalktığı sabah...

olmamıştı bunlar, olduramamıştı...

"Uykuya dalsam iyi olacak diye düşündü" öyle de yaptı.
Daldı rüyalar alemine, birazcık mutluluk avlarım diye.

30 Temmuz 2009 Perşembe

ağıt


ağlamak geliyor içimden...
hıçkıra hıçkıra ağlamak.
hiç bir şey söylemeden, hiç bir yorum yapmadan sadece ağlamak.
biraz ağlasam biliyorum rahatlayacağım.
ağlasam şöyle yaşlar aksa yanağımdan eminim
kurtulacağım boğazıma düğümlenen yumruktan.
sonra uzansam yatağıma.
ilk aşkıma ağladığım, son terk edilişe yıkıldığım yatağa.
ha bir de keşke mevsim kış olsa.
şöyle camdan baktığımda lapa lapa yağan karları görsem.
şu içimin yangınını söndürseler...
ya da birazcık uyusam...
azıcık rüyalara dalsam, dermanım yok ayağa kalkmaya.
aşk acısı ne kadar yorucu bir şeymiş, hoş biliyordum da uzun zaman olmuştu hatırlamayalı.
en iyisi bir kahve almalı, çikolatanın salgılatacağı mutluluk hormonuna umut bağlamalı yoksa bu koca dev yıkılacak olduğu yere ve bir daha kalkmayacak.
ne kaldırabilecek biri olacak hayatında ne de yüreği yeniden yürümenin heyecanına dayanacak.
sana bir kere yakından bakmak...
şöyle kimsenin bakamayacağı kadar yakından...
çok mu zordu be?
çok mu?
evet, artık açmayacağım bir konu bu.
artık son verdiğim.
şuan fonda bir şarkı diyorki "unutmak o kadar kolay mı sandın?" ya da liseli ergen mesajlarında der ya "sustum diye unuttum sanma" işte aynen öyle.
ben sensiz ve sessiz.
ben sensiz ve kimsesiz.
ben sanırım artık ve daha sonraları sadece ben...

Gelmez



o gelmez...
hani o çok beklediğin, "ah bir gelse" dediğin...
onu hiç bir zaman hayatında istediğin yerde göremezsin, bu kötü dünyanın kaderi bu sanırım.
bir şeyi çok istemek çoğu zaman denildiği gibi "hayırlara vesile" olmaz.
hayatında en önemli yerine koymak istersin, o kaçar.
iki hayattan tek bir hayat yaratmaya çalışırsın, o korkar.
yani sonuçta olmaz.
korkularıda haklıdır aslına bakarsan...kendince mantıklı nedenleri, açıklanabilir sebepleri vardır.
ama sen bunu anlamazsın.
"nasıl?!" dersin "nasıl olurda gelmez?"
gelmez işte arkadaş, sen zorlasanda tırmalasanda gelmez.
vazgeçmez kararlarından, hem senin sevdiğin kadın güçsüz olacak değil ya!
güçsüz olduğundan değil! fazla mantıklı olduğundan gelmez.
sevmiştir günün birinde şanslı bir adamı, her şeyini adamıştır ona.
senin yerinde olmak için neler feda etmeyeceğin adam ise bunu anlamaz.
hatırlasana, senin yerinde olmak isteyenleri sende anlamazdın.
dedim ya dünya kuralları vardır. gerçi çok sevdiğin bir söz der ya "dünyanın kuralları değil, alışkanlıkları vardır." neyse bir dolu çelişki yine.
anlamıyorsun değil mi hala arkadaş?
"gelsin" diyorsun...bir adım atsın koşayım...
o adım atılmaz arkadaş.
atılmaz...
sen mi ne yaparsın?
dudağında yarım yamalak bir alaturka, gözlerinde akışkan bir sıvı.
ne mi yapmalısın?
vazgeçme be arkadaş, vazgeçme be ali...
o doğru insan hemde gelmese bile doğru insan...

16 Temmuz 2009 Perşembe

Her Gelen Gitmek Zordunda Mıdır?

Dulcinea,

Hayalim olan kadın.
Karşıma çıkmış gibi yapan.
Sonra birden kaybolan ve bu kayboluşu mantıklı nedenlere dayandıran.
Bu aralar seni o kadar hissettim ki sürekli kendime "geldi mi?" sorusunu sordum.
Bunu gözlemliyordum duruşunlar,
aşka bakışınla, üslubunla oturup kalkışınla
her şeyinle karşımda durandın, evet gelen sendin,
daha doğrusu ben öyle sanmışım.

Oysa ki gelen tüm acımasızlığıyla
bir hüsran bir aldanışmış.
Güzel geçmişti geldiğini düşündüğüm günler,
her sabah uyanış yeni bir heyecandı seninle sohbet için;
her uyku bir başka heyecan rüyalarda kavuşmak için.

Yarın sabahtan itibaren biliyorum ki
uyanmak bana heyecan katmayacak,
seni aramaya koyulmayacağım çevremde.
Yalnız başıma, sensizlikten kimsesiz
kalmış evimde sönük bir melodinin eşliğinde;
sana sarılıyor gibi sarılacağım yastıklara.
Ve devam eden bir çok sabah yapacağım gibi...
Ama her gece yine sana uyuyacağım,
rüyalarım sana çıkacak bütün yollar üzerine hayra yorulacak, ve ben asla uyanmak istemeyeceğim sen dolu gecelerimden...

gittin...
bir çok gelen gibi,
gelmeye yüz tutmuş gibi gittin.
belki çok sevmiştim seni.
belki çok özleyecektim...
bunları hiç bilmeden çektin gittin.
sana ne kızıyorum, ne de kırılıyorum ama tek bir soru soruyorum.
nerde senin Dulcinea' lığın?

10 Temmuz 2009 Cuma

Anne Gibi




Seninle tanışmak bebeğin gözlerini açtığında annesini görmesi gibiydi.
Bebek ne kadar ihtiyaç duyarsa annesine o kadar ihtiyaç duymuştum sana.
Çok istemiştim seni, arzulamıştım;
Aynı bir bebeğin anne sütüne olan arzusu gibi...

Ruhumu doyurmak için senden başka hiç bir "mama" ya da "pirinç lapası" durumumu kurtarmıyordu...
Tek çarem sendin, gözlerimi açtığımda Aşk' a seni görmüştüm ne de olsa.

Sarıldım sana ruhumu doyurmak adına; önce karnımı doyurdun zamanla ise her şeyi öğrettin bana.

Yürümeyi öğrettin, konuşmayı öğrettin ve
bana "ben" olmayı öğrettin en önemlisi adam olmayı adam gibi durmayı öğrettin.
Ama bir gün artık "biz" kavramının fazla geldiğini ve her güzel şey gibi bununda bitmesi gerektiğini söyledin.
işte o zaman da bana "ayrılığı" öğrettin, "yalnızlığı" öğrettin.

şimdi ayaklarımın üzerinde durduğuma bakma,
ayaklarım bedenimi taşıyor ama sensizliğimi asla...

Anne gibi sevdim seni bu yüzden
bir daha asla
"Üşüdüm üstümü örtsene anne"
demedim, diyemedim.

28 Haziran 2009 Pazar

Hayat Güzeldir


Güneş bu gün bir başka doğuyor,
bir başka ışık saçıyor.

Hayat bu gün bir başka güzel geliyor.
Tadı bilinen çok sevilen ama çok sık yenmeyen bir yemek gibi.
Hayat bu gün bir başka güzel, yağmurun altında sevgiliyle el ele yürür gibi.

Hayat sadece bu gün güzel değil, aslında hep güzel ama fark etmek önemli...

Hayat suyu çok soğuk havuz gibiydi aslında hep ilk girdiğinde soğuk diyorsun ama sonra "alışıyor insan" diyip kulaç atmaya başladığın...

Hayat kalça kemiğinin üzerine düşmek gibi gülecek misin ağlayacak mısın bilemediğin bir duygu.

Hayat...
Güzel!
Ben bunu yeni yeni fark ediyorum...
Fark etmemde yardımcı olanlar var, iyi ki onlar var hayatımda.
Arkamda duran bana destek olan insanlar.
Ailem, arkadaşlarım, kardeş bildiklerim kardeş dediklerim...

Şimdi biraz geriye döndüğümde ne çok acı çekmişim diyorum ve mutlu oluyorum.
İnsan acıyla mutlu olur mu?
Oluyor işte.
Acı çekiyorsun ve kıymetini anlıyorsun bu günün...
Terk ediliyorsun ve kıymetini anlıyorsun kalanların...

Ama hep şunu biliyorsun: " ne olursa olsun yaşamaya mecbursun"*
Hayat güzeldir...
Tadına bakmayı bilmek maharettir.

(Hilal' in isteği üzerine )

26 Haziran 2009 Cuma

Artık hiç kimse yalnız bırakamaz beni*



Artık kimse yalnız bırakamaz beni çünkü artık hiç kimse yalnızlığıma ortak olamaz.
Kalın, uzun surlarımdan içeriye sızamaz. Zaten kimse bu şehri artık kuşatmaya cesaret edemez.

Ne çok kuşatma girişimi oldu şu yaşıma kadar.
Ne çok savaşlar verdim bu uğurdu bu uğraşta.
Bazen yenildim, bazen geri çekildim ama aklımda hep "galiptir bu yolda mağlup" sözü vardı...

Hep buna inandım...
Her aşk bir galibiyet, bir şölendi kalbe...
O yüzdendir bütün galibiyetler dedim.

Fakat artık o dönemi çok geride bıraktım.
Yakınlarda son kez kırmaya karar verdim içimdeki grevi... Son kez mücadele ettim yalnızlık hastalığımla...
olmadı, olduramadım.

Son kez "işte bu!" dedim "yanlış anlama" dedi.
Son kez "sevgili" dedim "arkadaş" dedi.
Son kez "gel" dedim "gelemem" dedi...

İşte bu sonlarım yüzünden kendime o kadar kapandım, o kadar içime girdimki artık hiç kimse beni yalnız bırakamaz.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Gün Doğumu


seninle başladı kavgam kendimle, seni yanıma alarak yumruklaşıyorum kaçışlarımla,
korkularımla.

seninle uyanıyor benliğim karanlığından, yalnızlığından ve ıssızlığından.
aylardır kaçtıklarımdan kaçmamaya seninle başlıyorum, sen dolu başlıyorum doğan her güne.
tüm bulutsuzluk özlemlerimin sonu gibi bir "merhaba" gibisin bana çok zaman.


seninle konuşmak, tartışmak dünyanın en soğuk yerinde boğazımdan geçen bir yudum sıcak kahve.
senin ismini zikr etmek sevapların en büyüğünü kazandıran ibadet.
ama senin en çok bir serap olma ihtimalinden çekiniyorum.
yaklaştığımda kaybetmem değil mi?

bildiğim bir şey var. seninde korkuların, yalnızlıkların var.
senin gün doğumun olabilir miyim onu bilmiyorum fakat sana Necip Fazıl' dan bir şiirler sesleniyorum;

"Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk,
O gün başucuma karalarla gel!
Arkanda, çepçevre, kızıl bir ufuk,
Tepende simsiyah kargalarla gel!

Elinden, dal gibi düşerken ümit,
Ne bir hasret dinle, ne bir âh işit;
Bir yaprak ol, esen rüzgarlarla git,
Kırık bir tekne ol, dalgalarla gel!"

bu yazı yine baştan aşağı her satırı ile "yüzümü en çok güldüren" için "gün doğumum" için.

19 Haziran 2009 Cuma

"onun için"


sen,
sanki benim için kaleme alınmış bir roman karakterisin, benim için yazılmış bir şiir, benim için bestelenmiş bir eser, benim için çizilmiş bir tablo...
sen,
duruşunla, bakışınla, konuşmalarınla ve bir çok özelliğinle aradığımsın.
eskilerin "huyu huyuma, suyu suyuma" diyerek tanımladığı...

sen,
kocaman yüreğinle, aşkı yaşama biçiminle hep yanımda görmek isteyeceğimsin.
benziyorsun bana, söylemlerin bile.
bu benim için çok özel çünkü daha öncesinde böylesiyle karşılaşmadım hiç.

sen benim için tüm kavgalarımın başlangıcısın,
tüm mağlubiyetlerin çıkışı.
tek ışığım...
tek gücüm...

annem gibisin bazen, o çok sevdiğim; hayatta en çok güvendiğim kadın gibi...
bazen kardeşim gibisin, ne zaman yaramazlık yapacak diye düşündüğüm afacan kız çocuğu.
ama en çok "sevgili" gibisin bana...
ya da ben öyle görmek istiyorum sadece belki senin dediğin gibi "iyi arkadaş"...

bilmiyorum ne olacağız, tek bildiğim bir şeyleri istediğim...

bu yazı bütün her noktası ile birlikte "o"na. o mu kim? bence biliyor kendini...

bilmiyorum derse, varsın desin...

16 Haziran 2009 Salı

aklımın almadığı (kız)



Bir kız tanıdım günler önce.
nasıl tanıdım, nerede tanıdım önemli değil.
tanıdım...

susmayı, yalnızlığı silah biliyordu.
sessizliği huzurun anahtarı sanıyordu.

korkuları vardı.
birinin "her şey" olmasından korkuyordu.
korkmaktan bile korktuğu oluyordu.

oysa bilmiyordu, kendini kapadığı o karanlık ama güzel manzaralı yerden bir çıksa;

gördüğüm en güzel kelebek olacak, eğer kozasından. gerçi benim o kozayı elime alıp çıkartmaya cesaretim yok ama o çıkmalı bence...

gördüğüm en güzel çiçek olacak eğer topraktan çıkarsa, cesaretim olmamasına karşın;
cansuyu olmak istiyorum ona bir şey beklemeden ondan sadece o güzel kokusunu o güzel görüntüsünü bana bahşetsin...(frezya)

gördüğüm en güzel kız o benim, belki de görmediğim. bilmiyorum nedir ne değildir... yeni yeni öğreniyorum ona dair her şeyi.
ne sever, ne yer, ne içer ne yapılırsa kızar...

tanıyordum onu, tanıdıkça mutlu oluyordum.
nasıl mutlu olmayayım?
dünyanın en şanslı erkeği onu tanıyanlar, tanıyabilenler olmalıydı diye düşünürken; ben tanımaya başlamıştım.

şimdi onu bir şeylere ikna etme zamanı.
ama sanırım önce kendimi ikna etmeliyim.

(not: bu blog için yazılmış en doğal yazılardan, en gerçek kokan yazılardan birisidir.)

13 Haziran 2009 Cumartesi

aklımın almadığı (galatasaray)



90' yılında gözlerimi açtığımda, açılmış gözlerim galatasaray' a.
sarı kırmızılı tulumu babamın bedenime geçirmesiyle bize de geçmiş galatasaray sevdası...

hep mutlu etti beni bu aşk, galatasaray aşkı...
sarı ile kırmızının inanılmaz uyumu bana verdiği inanılmaz huzur...


ali sami yen cehennemi, aşkımın cenneti. tarih biliminin yanlışını yüzüne vurandır ali sami yen...
tarih burada yazılır. tarih ali sami yen' de görülür...

george hagi... karpatların maradonası...
ne kadar yakışıyordu ona sarı kırmızılı forma. 10 numaralı formayı giydiğinde, bir de ayağında siyah kramponlarına top gelince...
hepimiz nefesimizi tutardık...

hakan şükür... türkiye liglerinin en iyi golcüsü, 9 numaralı formanın gerçek sahibi.
hem galatasaray' ı hem türkiye milli takımını sırtladı döneminde.
galatasaray sevgimizi körükleyendi...

harry kewell...
türkiye liglerine gelmiş en kariyerli futbolculardan biri.
galatasaray formasını giydiği ilk yılda gösterdi gerçek bir aslan olduğu.
o da iyi ki var.

bir metin oktay' ı göremediğime çok yanarım.
galatasaray aşkını paranın satın alamayacağını gösteren...
taçsız kral...

galatasaray...
armanla, formanla, taraftarınla büyüksün.
galatasaray...
içime işleyen, hayatıma sarkı kırmızı rengi katansın...

hani nazım hikmet diyor ya:
"seviyorum seni
denizi uçakla ilk defa geçer gibi
istanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldanan birşeyler gibi
seviyorum seni
"yaşıyoruz çok şükür!" der gibi"

işte ben bu kısmına " galatasaraylıyız çok şükür"
diyorum...

20 yıldır beni terk etmeyen, elimi asla bırakmayan oldun...
20 yıldır güldüren, ağlatan, sövdüren, eğlendiren dans ettiren oldun...

formanı giyip sokağa çıkmanın gururunu biliyorum, bu yüzdendir seni bu kadar çok seviyorum.
iyi ki varsın.

"seni tanımak hayatın anlamını anlamak oldu."
aklım almıyor bir seni bir de sana olan aşkımı...

11 Haziran 2009 Perşembe

aklımın almadığı (sen)

sen,
yaralarımı saran oldun ama yaralayanda.
neşelendirendin, hüzünlere boğan...
aydınlatansın, karanlıklara hapis eden.
sen her şeydin...
hayat adına, yaşamak adına ne varsa; işte sen o oldun benim için.

senden,
yanımda olmanı istiyordum ben, hep yakınımda kalmanı; ne zaman istesem dokunabileceğim uzaklıkta, ne zaman istesem sesini işitebileceğim mesafede. beni sevmeni istedim, benim seni sevdiğim gibi delicesine (tahir ile zühre şiirini senden sonra anladım sırf bu yüzden), senden hep benim olmanı istedim...
bunları o kadar çok istedim ki, senden bir başka şey istemeyi unutmuşum...

seni,
bir başkası ile benden daha fazla mutlu olma ihtimalini hiçe sayarak, bunu engellemeye cesaret edecek kadar bencilce sevdim. seni, dünya üzerinde sadece sen varmışın gibi sevdim.
ama seni en çok sen olduğun için sevdim...

şimdi,
hayatımda bir "sen" yoksun bir de "huzur". hayatımda bir "sen" yoksun bir de "aşk".
hayatım eksik, hayatım yarım, hayatım sessiz.
keşke kalabilseydin, bu aptal adamın seni bencilce bir o kadar delice seven kalbinde.

sonunda,
sensizliğe alışabilmenin tadına varıyorum. artık geceleri yalnız uyumaktan korkmuyorum, ışıkları kapatabiliyorum. sırf seni görebilirim diye gitmediğim yerlerden kaçmıyorum artık...
ama bu kadar şeye rağmen tek bir şeyi yapamıyorum: seni bir hiç gibi ya da hiç olmamışın gibi kabul edemiyorum.

10 Haziran 2009 Çarşamba

aklımın almadığı (sevgili)



Dulcinea,
hayali sevgilim.
uzak şehrin, uzak sevgilisi.

hayallerimde doğan ve olgunlaşan.
hayallerimden kopan ve hayatımda kalan...

nasıl anlatsam nasıl tasvir etsem bilmiyorum seni.

nasıl anlatabilirim ki zaten hayallerimde olanı.

oktay rıfat diyor ya
"benim yârim iki dirhem bir çekirdek
hoppa mı hoppa
rakı içer
kadeh kırar
benim yârim sırasında benden hovarda
kavuniçi mendil
markalı çanta
benim yârim çıtkırıldım
benim yârim alafranga "

kimi zaman işte öylesin...

kimi zaman ise, soğuk, ezik; yıpranmış bir kız.
ben yıprattım seni düşüncelerimde , ne zaman hayata kızsam sana yüklendim; yalan yok. her kızdığımda biraz çirkinleştin, biraz ezildin ama en çok yıprandın.

sonra üzüldüm, omzuma yatırdım seni.
şiirler okudum attila ilhan' dan, oktay rifat' tan.masallar anlattım, o çok özlediğim çocukluğumdan.

***

bir gün gerçek olmanı bekledim, ruhunla bedeninle karşıma çıkmanı.

inanıyorum buna, çıkacaksın.
seni yıpratamayacağım bir anda, yıpratmak istemeyeceğim günlerde...

geleceksin! omzumda olduğun, masallarımı; şiirlerimi dinleyeceksin.
öpeceksin sonra, belki sende çok seveceksin...

belki don kişot' un olacağım, seni üzen değirmenlere saldıran.

ya da hayatında bir anı olacağım "güzeldi" deyip geçeceğin.

"gitme!" diyeceğim, gideceksin...

ve ben işte o an döneceğim hayallerime.
sen hiç olmamışın gibi..

kısacık...

"bir kelime-i şehadettir ki lütuf edip dilim varmıyor söylemeye,
yoksa ölen senmisin?"
U.K.Ç.

batarken


karanlık ve soğuktu gece ve yorgundu gemi.
o kadar yorgundu ki, liman bile çok uzak geliyordu ona.
uzaktı liman.
uzaktık çünkü,
liman onu nasıl karşılar bilmiyordu ve attığı demiri nasıl kabul eder...
bunları düşünürken aydınlanıyordu gün.
Geminin karanlığına inat aydınlanıyordu gün!
Deniz bu kadar aydınlıkken, gemi neden zifiriydi bu kadar?
neden böyleydi bilmiyordu...
fırtınalar diyordu.
Fırtınalara rağmen batmadığı günler gözünün önüne gelip utanıyordu.
tufanlar diyordu.
kırmamıştı yelkenlerini hiç bir tufan.
Boş verdi düşündüklerini; sustu ve yaklaştı limana.
En derin sessizliğiyle attı demirini…
Kabul etti liman.
cesur adımları vardı ikisinin de.
Her adımda dönüşleri arkalarında bırakıyorlardı.
Dönüşlerden neden uzaklaşıyorlardı biliyor musun?
artık bulup bulup kaybetme oyunlarına pas demişlerdi.
artık mağlubiyetler tak etmişti hayatlarına.
artık sonuna kadar teslimiyet, iliklerine kadar benimseyiş...
gemi.
durdu ve döndü yüzünü limana..
"gidip, kaybolmak istemiyorum derin sularda. biliyorum çünkü,
döndüğümde sen olmayacaksın burada.
biliyorum çünkü sen kollarını başka bir gemiye açmış olacaksın, bir başka hoyrat tekneye".
gemi istiyordu ki "tek" ol.
gemi istiyordu ki "kaybolma"...
liman.
duruyordu yine ama bu sefer daha cesurdu konuşurken..
diyordu o da "gel ama gitme"
diyordu o da "sev ama unutma"

....

bir mevsim geçti aradan..
bahar, kışa döndü.

Gemi, limanın konuklarına karşı koyamadı.
Gemi, limana karşı duramadı.
liman asiydi, liman güçlüydü... peki ya gemi?

gemi güçsüz kalmıştı yol boyunca çarpıştığı dalgalardan.
Su alan güvertesine rağmen, son kez demir almaya karar verdi gemi
O koca cüssesi batmaya hazırlanıyordu..
En derine batana kadar ne bir daha liman dedi ne de bir daha yelken açmayı düşledi.

son yelkeni pusulasız ulaşılmış bir liman uğruna açmıştı gemi...
ve son demiri o umarsız, hoyrat limandan almıştı...
liman "geldiğin gibi kalabilseydin" diyordu, gemi ise "gitmek istemezdim sen göndermeseydin" diyordu...
dalarken denize...

aklımın almadığı (ayrılık)

seni tanımak, hayatın anlamını hissetmek oldu.

garip bir anda, garip bir zamanda karşılaştık.

ikimizde diyorduk "her şey farklı olacak".

dediğimiz gibi de oldu, birlikte büyüyoruz

dedik, hayatı paylaşmanın ne demek olduğunu

anlıyoruz.

ansızın hissedilen duyguların eşliğinde

kontrollü olarak başladık her şeye. söz verdik

birbirimize basit hatalar yapmayacağız, her

şeyden önce saygı duyacağız, sevgi oturacak ve

aşk o işte akıntıya yüzecek...

bunlar yaşanırken benim kulağımda tek bir söz

vardı "her güzel şey biter", bu söz o kadar

çınladı ki kulağımda çok korktum. korktukça

biraz daha derine battım. aklımda kocaman

"acaba"lar kocaman korkular. biliyordum ama

kabul etmiyordum. istisna olacaktık ama kaideyi

bozmuyacaktık. buna dair kendime yeminler

ediyordum.

sonraları, aylar sonrası.. bu söz artık

kulağımda çınlama değil, karşımda bütün

acımasızlığı ile duran bir gerçek. evet sevgili,

bu gün o güzel ilişkiye başlayalı 3. yılı

kutlayacaktık, eğer gitmeseydin.

giderken diyordun ya "elimden gelen bir şey yok"

bende cevaplıyordum "benimde " ama gözlerimizde

yaşlarla...bir gerçek elveda ile seni uğurladım
...

gittin ve bir daha dönmedin. özledim, yine

dönmedin.

ben mi? ağlıyorum aklıma geldikçe, geceleri dışarı çıkıyorum; yeni insanlarda seni arıyorum sadece, en azından sana benzeyen birini. olmuyor biliyor musun? hep bir şeyler bir yerlerde gizli ve eksik. bu adam ise hüzünlü ve kimsesiz.

sen gittin, ben kaldım.
sen gittin, ben eksildim.
sen gittin, ben sustum.

ne akıl alıyor bunu ne de mantık, işte öyle bir ayrılık...

ıssız sokak


sessiz ve karanlıktı sokak. sokağın girişinden itibaren hakimdi karanlık. O kadar karanlıktı ki; gözle görülebilen tek şey
çöpü karıştıran kedinin gözleriydi.

işte bu sokak kadar yalnızdı erkek. yalnızlığı silahıydı. Çok güçlüydü çünkü kaybedecek hiç bir şeyi olmayan insanlar güçlüdür o bunun farkındaydı bu yüzden korkmazdı; sessiz ve karanlık sokaklardan.

sokakta ilerlerken kaybettikleri geldi aklına, sırayla ailesini kaybedişini, arkadaşlarını kaybedişini, kendini kaybedişini düşündü; her derin düşüncenin ardında bir sigara yaktı. ama erkeğe en çok sigarayı içtiren en son kaybettiğiydi: aşkıydı...
düşündü... önce aklına sevgili ile yapılanlar geldi. anımsadı, ayrıldıklarından bu güne o sessiz tepeye gidip hiç kahve içmemişti. içten içe bunu özlediğini fakat artık oraya gidemeyeceğini anladı. kahveden alınan her yudum acı, her nefesinde sigaranın göz yaşı olacaktı o aşklarının renk verdiği tepede.

bir sigara daha yaktı...aklın bu sefer sevgilisini ne kadar sevdiği düşüncesi ile birlikte... çok seviyordu onu, herkesten farklıydı "o". Önce hayal edip sonra bulabilmişti onu. tapıyordu adeta, ibadet olarak görüyordu ona olan aşkını.

yürürken sessiz sokağın bir bankına oturdu, bu sefer boğazında düğümlenen sözcükler ve gözlerinden akan yaşlar ile birlikte.

ağlıyordu, "elveda" deyişi yaş döken gözlerinin önüne gelmişti. "herkes gibi olmayacağız" denerek başlanan ilişki "elveda" ya teslim olmuştu.. kim bilir ne kadar uzaktı şimdi o, hangi şehrin akşamındaydı acaba... diye geçirdi içinden ve başını kaldırdı, sevgilisinin taşındığı eve doğru. bu sessiz sokak. sevgili ile asla yürüyemeyeceği için ona daha çok sessiz geliyordu.

son kez baktı eve, banktan kalkmadan önce. sanki eskisi kadar güzel değildi o ahşap ev, soğuktu. ruhu bedeninden ayrılmış gibiydi... evle arasında bir bağ kurdu; ikiside aynı insan tarafından terk edilmişti ne de olsa.

yürümeye başladı daha sonra. gözleri kamaştı karanlık sokaktan aydınlık caddeye girerken. düşünmeye devam etti ve uzaklaştı genç adam kalabalığın arasında kaybolarak...