aylardan ağustos, günlerden pazartesiydi...
umut dolu bir yolculuk başlamıştı umutsuzlukların başkentinden.
gülümseyerek uyanılmış, koşar adım yola düşülmüştü.
ilk defa girilen gar heyecanla etüt edilmiş,
ilk defa binilen trenin koltuklarına yerleşilmişti.
90 dakika... futbol maçı değil bahsettiğim,
hoş ne zaman galatasaray maçı izlesem heyecanlanırım fakat bu öyle böyle bir heyecan değildi.
yolculuğun heyecanı, yerinde duramayış...
nihayetinde sonlandı.
geldim...
ilk defa girilen bu şehir, belki içinde o yaşıyor diye çok başka bir şehire dönmüştü.
roma! evet evet o hayallerimin şehrine dönmüştü.
hemen büyük icad telefona sarılıp ezberden bir numara çevrildi.
telefonu açan ses...
o sesten duyulacak bir kelime...
off...
yıktı geçti...
detayını anlatmaya gerek yok.
yaptığım emri vaki(!) onu kızan ve üzen oldu
ki ben bunu nasıl yaptım anlayamadım gitti vel hasıl-ı kelam.
benim için roma olan şehir, benim gelmemle bir depreme teslim etmişti kendini, bütün enkazınıda
üzerime devirmişti.
duramadım daha fazla orada.
bir otobüs, sıcak bir havada gerçekleşen buz gibi bir
yolculuk.
hemen döndüm umutsuzlukların başkentine.
uzandım yatağıma...
ve ağladım hala ağlıyorum.
göz yaşlarım kurudu içimin yangını dinmedi.
dinmeyecekte.
ben onu ne üzecek ne de kıracak bir şey yapmadım.
yapmadım ulan!
yapamam zaten...
ama o rüyalarımda bile bana mutluluk getirmedi.
dün gece rüyamda bir erkekle gördüm onu.
ve bunu ne mehtap söyledi ne de deniz.
sanırım o bana doğru bir şey söyledi,
sanırım o hep en doğrusunu söyledi.
benimse kulağımda bir melodi...
"cahildim dünyanın rengine kandım,
hayale aldandım boşuna yandım."
eski zamanlardan, yeni acılardan...
23 Ağustos 2009 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder