artık yoksun.
ne zaman olmuştun ki zaten?
işte yine yeniden yoksun.
artık hayatımda yoksun.
yazılarımda yoksun.
senin için yapacak bir şeyim yok.
senin için atacak bir mesajım yok.
sana yazacak tek satırım yok.
aynı senin yokluğun gibi.
sana olan duygularımı anlatmayacağım.
olur olmaz zamanlarda aklıma geldiğinde duygulanmayacağım.
seni düşünüp salla sümük ağlamayacağım.
senin benim için yapmadıkların gibi.
şimdi sen yoksun ya,
benim evimde hayatımda sana dair hiç bir şey yok.
çilek kokulu mum yok, o şiir yok, aldığın kitap yok.
senin yokluğun gibi.
sen yoksun ya hayatımda eskiden aldığım ama uygulayamadığım bir karar geldi aklıma...
annemden başka "Canan" yok
annemden başka kadına güvenmek yok.
annemden başka bir kadın için ağlamak yok.
annemden başka kadına Ali yok.
hadi güle güle git.
hadi koşar adım git.
hadi...ya bi dakika!
sen zaten hiç gelmemiştin değil mi?
peki o zaman vedaya gerek yok.
bu sana yazdığım son yazıdır.
hatta sana bile sayılmaz.
çirkinleştim mi yoksa?
hiç sanmıyorum.
30 Ağustos 2009 Pazar
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Sensizlik Üzerine Denemeler

Sigaramın dumanıyla dağılırken hayallerim sonsuz boşluğa, elimden düşen kadeh misali kırılıyordu kalbim...
Ben çok seviyordum onu, söylüyordum ama anlatamıyordum belki de.
Onun yanına gidiyordum kilometreleri aşarak, o olmuyordu orada bir mülayime takılarak.
Çok kızmak istiyordum ona hatta zaman zaman nefret etmek ama yapamıyordum elimde bir yaprak kağıt içerisinde Oktay Rifat nağmeleri...
Sonra içimin karanlığını aydınlatsın diye bir mum yakıyordum...yakmamla birlikte hayallerimin ucu yanıyordu, ne yazıktır güzel kokmuyordu...
Seninle dinlerim diye alıp odama koyduğum gromofon çalarken fonda eski zaman aşklarından, yeni günlerin acılarından çentik atıyordum kalbimin duvarına...
Sonra yavaşca doğrulup yerimden duşa yöneliyordum, temizleniyordu bedenim "pak" oluyordum, ruhumun matlığı geçmiyordu.
Arkadaşlar dile getiriyor "her gün otuz defa aynı şeyleri yapmanın normal olmadığını söylüyor ve ekliyor; insanlardan uzaklaştın, ne bu halin?"*
Evet haklılar günlerdir aynı şarkıları dinliyor, aynı işlerle uğraşıyorum. Yeni alışkınlar edindim, monoton hayata aşk acımı ekledim, çilemi dolduruyorum...
Aramak geliyor bazen içimden direkt arayamıyorum "özel numara" kalkanının arkasına sığınıyorum meşgule veriliyorum ve bununla mutlu oluyorum "hayatta" diyorum benim için olmasa bile nefes alıyor ya benimle aynı şehirde ya yeter be!
Ve en sonunda şairlerle kavga ediyorum Orhan Veli diyor "Serde erkeklik var ağlayamam" has siktir be Orhan abi nasıl ağlanmaz...Attila İlhan diyor "Beni sevmiyordun bilirdim" neden be abi neden sevmiyor ha?
Ben diyorum ki daha doğrusu Arif Nihat diyor ben alıntı yapıyorum şuan:
"Koku, tad, sıcak... sende her aradığım vardı:
Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.
peki ya söyle bana kızıl(!) bende aradığın ne yoktu?
25 Ağustos 2009 Salı
Senden Öğrendim*
Küçük bir çocuktum, bir oyuncağı çok istemiştim.
Annem pahalı bulmuştu o kaydıraktan dönerek aşağı inen penguenleri, babam anneme uymuştu karar konusunda.
Oysa ben istiyordum o oyuncağı, o evin en kıymetlisi bendim değil mi?
Evet öyleydi, önce ağladım...almadılar!
Baktım sadece ağladığında bir şey değişmiyor.
Doğru insana ağlamaya karar verdim ve büyükbabamın yanına gittim.
ilk torundum, erkek torundum...kıymetliydim ne de olsa...
Bir saat içerisinde o oyuncak benimdi...
Hayatım bu sınırlarda ilerledi, bir şeyi istiyorsam ağlamayacaktım ama illa ağlamam gerekiyorsa doğru kişiye doğru zamanda ağlayacaktım...Sırf bu taktik yüzünden mücadele etmeyi öğrenemedim, seni tanıyana dek.
Benim o çok istediğim oyuncak(!) sendin ve bunu ne annem pahalı buluyordu ne de babam gereksiz ama alamıyordum kime ağlasamda sonuç değişmiyordu.
Baktım ki bu böyle yürümeyecek, bir şeyler yapmak gerek.
İşte o zaman mücadele etmeyi senden öğrendim.
Don Kişot çocukluğumdan bu güne en sevdiğim kahramandı ama onu eleştirdiğim bir nokta vardı aklım ermeye başladığından beri...Nasıl olurda insan böylesine bir aşkı hiç yakın olmadığı birine karşı besler diye...Hep kızdım, küçümsedim o çok sevdiğim kahramanın bu özelliğini.
Sende benim için Dulcinea' ydın ve evet bende sana yakın olamamıştım fakat bir don kişot yaratmıştım kendimden uzak ufukların aşkını taşıyan bedenimde...
İşte o zaman uzaktan sevmeyi senden öğrendim.
Futbol en sevdiğim spor oldu.
Mahalle maçları çocukluğumun en heyecanlı aktivitesi.
Dizlerim yara olurdu "top peşinde koştuğum" günlerde ben ona tutkuyla bağlanırdım ve bunu sadece futbol için yaparım diye düşünürdüm. Yara ve keyifi bir arada almak...
Sonra seni tanıdım, yüreğim yara olurdu "seni düşündüğüm" günlerde ben sana tutkuyla bağlanırdım...
İşte o zaman seninle yara ve keyidi aynı anda alabileceğimi öğrendim.
Ben hiç tamamlanmış bir puzzle sahibi olamamıştım. Nedeni parçaları birleştirmeden sıkılıp vazgeçmem oldu.
Sonra seni tanıdım, benim için asla tamamlanmayacak bir puzzle gibi duruyordun...
İşte ben o anlarda vazgeçmemeyi öğrendim.
Hep kalabalık ortamlarda bulundum oldum olası ilgilenmeyi ve benimle ilgilenilmesini sevdim...
Sonra seni tanıdım, bununla birlikte kalabalıkların yalnızlığını; gürültülerin sessizliğini fark ettim.
İşte o zaman yalnız kalmayı öğrendim.
Acılarını sürekli anlatanlara her zaman sinir oldum. İnsanın kendine ait olanları neden anlatma gereği duyduğunu hiç anlayamadım...
Sonra seni tanıdım, sana uzak olmanın acısını tattım.
İşte o zaman paylaşmayı öğrendim.
Şimdi senden öğrendiklerim eskiden bildiklerimi geçti...Halimden şikayetçi değilim, iyi ki tanımışım seni.
Annem pahalı bulmuştu o kaydıraktan dönerek aşağı inen penguenleri, babam anneme uymuştu karar konusunda.
Oysa ben istiyordum o oyuncağı, o evin en kıymetlisi bendim değil mi?
Evet öyleydi, önce ağladım...almadılar!
Baktım sadece ağladığında bir şey değişmiyor.
Doğru insana ağlamaya karar verdim ve büyükbabamın yanına gittim.
ilk torundum, erkek torundum...kıymetliydim ne de olsa...
Bir saat içerisinde o oyuncak benimdi...
Hayatım bu sınırlarda ilerledi, bir şeyi istiyorsam ağlamayacaktım ama illa ağlamam gerekiyorsa doğru kişiye doğru zamanda ağlayacaktım...Sırf bu taktik yüzünden mücadele etmeyi öğrenemedim, seni tanıyana dek.
Benim o çok istediğim oyuncak(!) sendin ve bunu ne annem pahalı buluyordu ne de babam gereksiz ama alamıyordum kime ağlasamda sonuç değişmiyordu.
Baktım ki bu böyle yürümeyecek, bir şeyler yapmak gerek.
İşte o zaman mücadele etmeyi senden öğrendim.
Don Kişot çocukluğumdan bu güne en sevdiğim kahramandı ama onu eleştirdiğim bir nokta vardı aklım ermeye başladığından beri...Nasıl olurda insan böylesine bir aşkı hiç yakın olmadığı birine karşı besler diye...Hep kızdım, küçümsedim o çok sevdiğim kahramanın bu özelliğini.
Sende benim için Dulcinea' ydın ve evet bende sana yakın olamamıştım fakat bir don kişot yaratmıştım kendimden uzak ufukların aşkını taşıyan bedenimde...
İşte o zaman uzaktan sevmeyi senden öğrendim.
Futbol en sevdiğim spor oldu.
Mahalle maçları çocukluğumun en heyecanlı aktivitesi.
Dizlerim yara olurdu "top peşinde koştuğum" günlerde ben ona tutkuyla bağlanırdım ve bunu sadece futbol için yaparım diye düşünürdüm. Yara ve keyifi bir arada almak...
Sonra seni tanıdım, yüreğim yara olurdu "seni düşündüğüm" günlerde ben sana tutkuyla bağlanırdım...
İşte o zaman seninle yara ve keyidi aynı anda alabileceğimi öğrendim.
Ben hiç tamamlanmış bir puzzle sahibi olamamıştım. Nedeni parçaları birleştirmeden sıkılıp vazgeçmem oldu.
Sonra seni tanıdım, benim için asla tamamlanmayacak bir puzzle gibi duruyordun...
İşte ben o anlarda vazgeçmemeyi öğrendim.
Hep kalabalık ortamlarda bulundum oldum olası ilgilenmeyi ve benimle ilgilenilmesini sevdim...
Sonra seni tanıdım, bununla birlikte kalabalıkların yalnızlığını; gürültülerin sessizliğini fark ettim.
İşte o zaman yalnız kalmayı öğrendim.
Acılarını sürekli anlatanlara her zaman sinir oldum. İnsanın kendine ait olanları neden anlatma gereği duyduğunu hiç anlayamadım...
Sonra seni tanıdım, sana uzak olmanın acısını tattım.
İşte o zaman paylaşmayı öğrendim.
Şimdi senden öğrendiklerim eskiden bildiklerimi geçti...Halimden şikayetçi değilim, iyi ki tanımışım seni.
24 Ağustos 2009 Pazartesi
çilek kokulu mum

"iki hafta sonra" demiştin bana "iki hafta sonra unutacaksın!" ne kadar emin söylemiştin bunu...
gözlerimin içinde yaşlar vardı benim, bu yaşların tek sebebi sana bakıyor olmamdı oysa ki...
sana bakarken içimde gerçekleşenler ancak bu şekilde dışarı çıkabiliyordu, göz yaşlarımla.
oysa sen bana "bu duygular geçecek Ali, bunlar kalıcı değil ve emin ol kolay olacak bunlar." diyordun.
ne kadar emindin değil mi?
evet emindin, çünkü hayatına giren erkekler hep aldatmış seni. hep yalanlar söyleyip göz yaşlarına emanet etmişler benim o bakmalara kıyamadığım gözlerini...hep vedalaşırken tutmuşlar benim o tutarken kalbimi zapt edemediğim ellerini...
ve sen beni onlarla bir tuttun...onlar gibi sandın.
değildim ben...
ne eski sevgilin, ne de baban...
ama anlatamadım bunu sana, birine güvenmekten korkan yüreğini ikna edemedim.
şimdi sırf bu sorunlardan ötürü benden uzaktasın, belki bir başkasına güvendin, belki şuan aklına bile gelmiyorum; belki belki belki...
ben mi ne yapıyorum?
seni görebilirim umuduyla gidebileceğin yerlere gidiyorum, dışarı çıktığımda sana benzeyen birini gördüğümde heyecandan yerimde duramıyorum, senin içinde bulunduğun ve ya gittiğini tahmin ettiğim bir yere gittiğimde adın aklıma düşüyor ya da evde oturuyorum şarkılarda, şiirlerde, romanlarda seni arıyorum...
senin bana aldığın mumu yakıp, o mumla birlikte eriyorum...
o mum senden bana kalan somut anılardan bir tanesi.
biliyor musun aşkla eriyen bir adam "çilek" kokmuyor, senin mumun gibi...
şuan ne desen susarım onu da bilmiyorum, sadece ve sadece delirircesine ağlıyorum; seni hala çok seviyorum.
23 Ağustos 2009 Pazar
yorumsuz
aylardan ağustos, günlerden pazartesiydi...
umut dolu bir yolculuk başlamıştı umutsuzlukların başkentinden.
gülümseyerek uyanılmış, koşar adım yola düşülmüştü.
ilk defa girilen gar heyecanla etüt edilmiş,
ilk defa binilen trenin koltuklarına yerleşilmişti.
90 dakika... futbol maçı değil bahsettiğim,
hoş ne zaman galatasaray maçı izlesem heyecanlanırım fakat bu öyle böyle bir heyecan değildi.
yolculuğun heyecanı, yerinde duramayış...
nihayetinde sonlandı.
geldim...
ilk defa girilen bu şehir, belki içinde o yaşıyor diye çok başka bir şehire dönmüştü.
roma! evet evet o hayallerimin şehrine dönmüştü.
hemen büyük icad telefona sarılıp ezberden bir numara çevrildi.
telefonu açan ses...
o sesten duyulacak bir kelime...
off...
yıktı geçti...
detayını anlatmaya gerek yok.
yaptığım emri vaki(!) onu kızan ve üzen oldu
ki ben bunu nasıl yaptım anlayamadım gitti vel hasıl-ı kelam.
benim için roma olan şehir, benim gelmemle bir depreme teslim etmişti kendini, bütün enkazınıda
üzerime devirmişti.
duramadım daha fazla orada.
bir otobüs, sıcak bir havada gerçekleşen buz gibi bir
yolculuk.
hemen döndüm umutsuzlukların başkentine.
uzandım yatağıma...
ve ağladım hala ağlıyorum.
göz yaşlarım kurudu içimin yangını dinmedi.
dinmeyecekte.
ben onu ne üzecek ne de kıracak bir şey yapmadım.
yapmadım ulan!
yapamam zaten...
ama o rüyalarımda bile bana mutluluk getirmedi.
dün gece rüyamda bir erkekle gördüm onu.
ve bunu ne mehtap söyledi ne de deniz.
sanırım o bana doğru bir şey söyledi,
sanırım o hep en doğrusunu söyledi.
benimse kulağımda bir melodi...
"cahildim dünyanın rengine kandım,
hayale aldandım boşuna yandım."
eski zamanlardan, yeni acılardan...
umut dolu bir yolculuk başlamıştı umutsuzlukların başkentinden.
gülümseyerek uyanılmış, koşar adım yola düşülmüştü.
ilk defa girilen gar heyecanla etüt edilmiş,
ilk defa binilen trenin koltuklarına yerleşilmişti.
90 dakika... futbol maçı değil bahsettiğim,
hoş ne zaman galatasaray maçı izlesem heyecanlanırım fakat bu öyle böyle bir heyecan değildi.
yolculuğun heyecanı, yerinde duramayış...
nihayetinde sonlandı.
geldim...
ilk defa girilen bu şehir, belki içinde o yaşıyor diye çok başka bir şehire dönmüştü.
roma! evet evet o hayallerimin şehrine dönmüştü.
hemen büyük icad telefona sarılıp ezberden bir numara çevrildi.
telefonu açan ses...
o sesten duyulacak bir kelime...
off...
yıktı geçti...
detayını anlatmaya gerek yok.
yaptığım emri vaki(!) onu kızan ve üzen oldu
ki ben bunu nasıl yaptım anlayamadım gitti vel hasıl-ı kelam.
benim için roma olan şehir, benim gelmemle bir depreme teslim etmişti kendini, bütün enkazınıda
üzerime devirmişti.
duramadım daha fazla orada.
bir otobüs, sıcak bir havada gerçekleşen buz gibi bir
yolculuk.
hemen döndüm umutsuzlukların başkentine.
uzandım yatağıma...
ve ağladım hala ağlıyorum.
göz yaşlarım kurudu içimin yangını dinmedi.
dinmeyecekte.
ben onu ne üzecek ne de kıracak bir şey yapmadım.
yapmadım ulan!
yapamam zaten...
ama o rüyalarımda bile bana mutluluk getirmedi.
dün gece rüyamda bir erkekle gördüm onu.
ve bunu ne mehtap söyledi ne de deniz.
sanırım o bana doğru bir şey söyledi,
sanırım o hep en doğrusunu söyledi.
benimse kulağımda bir melodi...
"cahildim dünyanın rengine kandım,
hayale aldandım boşuna yandım."
eski zamanlardan, yeni acılardan...
21 Ağustos 2009 Cuma
hayal

bu aralar en çok yazdığım konu başlığı hayat oldu.
nedeni gayet basit aslında:
sürekli kavga içerisindeyim hayatla!
alıp veremediğim o kadar çok şey var ki ona karşı hırs doluyum.
bir de beni sürekli yenmesine katlanamıyorum.
benden güçlü olduğunu biliyorum ama her seferinde nasıl kolayca yeniyor anlamıyorum. sonra bu durumu çevremde bulunan insanlarla paylaşıyorum.
bana hayatın herkese acımasız davrandığını,
bunun bana özgü olmadığını anlatmaya çalışanlar
sadece teselli vermeye çalışan iyi arkadaşlar.
ama ben gerçeği biliyorum(!).
gerçek şu: hayat beni tüm acımasızlığı ile yargıladı
ve iyi halimi göz önünde bulundurmadı.
öncesinde hayallerim vardı benim,
hayatın bana yardım edeceğine inancım.
"the secret" kitabında bahsi geçen "çekim yasası",
"pozitif elektrik" hepsini denedim.
sırf uçsuz bucaksız hayallerimden,
birer lokmacık gerçek olsun diye.
martin luther king' den ne eksiğim vardı,
hatta fazlam vardı ben "i have many dreams" diyordum.
ama şimdi
"şarkılara sığmayan hayallerimden geriye kalan, nakarata gelmeden hayal kırıklığına uğramak oldu."
şimdi her şeyi bir kenara bırakıp, koşarak uzaklaşmak kaldı.
ve şimdi ona dair hayallerden kurtulmanın vakti geldi.
"onun çiçek yetiştirdiği bir serası vardı, benim sahafım..."
15 Ağustos 2009 Cumartesi
hayat
bazen o kadar zor akıp gidiyor ki hayat.
bir kaç sözcük arasını sıkışıp kalıyor.
ya "merhaba" ya da "elveda"
ilişkilerin bu ikisi üzerine temellendirilmiş!
daha fazlasıyla aşık olmak,
aşka dair mısralar dile getirmek
"yassak hemşerim!"
aynı kitabı okuyorsun,
sanki yeni kitaplar yazılmıyor gibi, sanki bütün eski kitapları okumuşun
gibi sadece bildiğin, aşina olduğun tat başka bir şey değil aradığın.
sırf bu yüzden aynı şarkıları dinliyorsun,
bildiğin bir ses, bildiğin bir melodi ve duymak istediğin kişiden.
gün içerisinde onlarca kez dinliyorsun aynı şarkıyı...
ve tabi ki dur durak bilmeden aynı kadına aşık oluyorsun.
ondan gelen acılara aşinasın, onun için aşk nedir biliyorsundur da ondan
hem zaten modern zamanın aşklarına geri kafalı kalıyorsun,
o sevilmemişki bu zamana kadar. hoş onun başına gelenleri yaşasan sende
bir daha ne güvenirsin ne seversin...
sonra insani ilişkileri ne kadar ılımlı yaşarsan o kadar geri kalıyorsun.
alışmış modern insan sert olmaya, ılımlı olmakta neymiş bre densiz!
yardım etmeye çalıştığında yardım edilecek konuma düşüyorsun,
düşene bir tekme vur, sana mı kaldı elinden tutmak!
bir de insanlar artık anlatmıyor, dostundan, kardeşindense kendine saklıyor
duyduklarını, yaşadıklarını
ve o anlatmaya sen dinlemeye çalıştığında anlatacaklarını unutuyorsun
sen de buna HAYAT diyorsun.
bir kaç sözcük arasını sıkışıp kalıyor.
ya "merhaba" ya da "elveda"
ilişkilerin bu ikisi üzerine temellendirilmiş!
daha fazlasıyla aşık olmak,
aşka dair mısralar dile getirmek
"yassak hemşerim!"
aynı kitabı okuyorsun,
sanki yeni kitaplar yazılmıyor gibi, sanki bütün eski kitapları okumuşun
gibi sadece bildiğin, aşina olduğun tat başka bir şey değil aradığın.
sırf bu yüzden aynı şarkıları dinliyorsun,
bildiğin bir ses, bildiğin bir melodi ve duymak istediğin kişiden.
gün içerisinde onlarca kez dinliyorsun aynı şarkıyı...
ve tabi ki dur durak bilmeden aynı kadına aşık oluyorsun.
ondan gelen acılara aşinasın, onun için aşk nedir biliyorsundur da ondan
hem zaten modern zamanın aşklarına geri kafalı kalıyorsun,
o sevilmemişki bu zamana kadar. hoş onun başına gelenleri yaşasan sende
bir daha ne güvenirsin ne seversin...
sonra insani ilişkileri ne kadar ılımlı yaşarsan o kadar geri kalıyorsun.
alışmış modern insan sert olmaya, ılımlı olmakta neymiş bre densiz!
yardım etmeye çalıştığında yardım edilecek konuma düşüyorsun,
düşene bir tekme vur, sana mı kaldı elinden tutmak!
bir de insanlar artık anlatmıyor, dostundan, kardeşindense kendine saklıyor
duyduklarını, yaşadıklarını
ve o anlatmaya sen dinlemeye çalıştığında anlatacaklarını unutuyorsun
sen de buna HAYAT diyorsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)